Şiir Tutkusu

Menü

Aleyküm Selama Selam

 

İnsanın giydiği her kalın kumaşlı giysiyi bir yerden sonra üstüne yük edecek derecede güzel mi güzel ikindi ılıklığıydı Mart onbeş...
Yapraksız ağaçlar, giden güzlerden kalan solgun otlar, etrafı evlerle çevrili dükkanların gün siperlikleri muşambalar, iplerde asılı çamaşırlar, sokaklarda oynaşan çocukların ipeksi ve yumuşacık yüzlerine dokunup dağılan saçları..hepsine hepsi efil efil kendi havasında rüzgarlı ve sevinçli..
Gilaboru ağaçlarının kıyısından dere boyunca yürüdüm. Büyük gürültülerle işleyen viyadükün bağır çağır ayaklarının dibinde iki yamacı birbirinden ayıran tren tüneli sanki dağın içinde binlerce insan yitiklerini saklıyor gibi karanlık bakışlarıyla içerlere ilerleyen koyulukta kuytu mu kuytu..
O vaziyette yukardaki bayırın sırtında çokkere suyuna serinlediğim pınara çevirdim yolu. Burda sıra sıra serviler vardı. İki yol yanınca ve up uzun.
Çalılıkta serçeler kavga mı ediyorduuuu...şevinçten sarhoşlukları başlarına mı vurmuştuuuu...anlayan varsa beri gelsin, diyecekkkeeen..
Tünelin öbür ucunda, allı; sarılı, türlü, tüllü, binbir kılıklı; trampetli - düdüklü karneval heyheylerinin yüksek sesle duyulduğu köyün o taraftan beri gelen patikadan..benim dibinde oturduğum çeşme başına argın yorgun biri çıktı buyur etti.
Ve aleyküm selama, selam...
_" Zilli zurnalıktan galiba bu geliş ? " dedim
_" Tam isabet " dedi
_ " Çok eğlenmekten kafayı sakin edebildik mi bari ? " dedim
_" Olmaz mı ? Hem de ayaklarımın bağı çözülene kadar " dedi
_" Ya kadınlar ? " dedim " İstasyondan istasyona gezdin durdun o zaman ?"
" Yooo " dedi , " Yoooo o iş öyle sandığın gibi değil. Biz Lizıl' la evlenmeden evvel ben kütük gibi elma likörü içer, içince de aşağı mahle - yukarı mahle traktörüme kim yakışırsa onunla samanlıkları seyran ederdim. Ama Lisıl'dan sonra gözüm kimseyi daha güzel görmedi. Çok sevdiğim ve uğruna tüm ömrü zamanımı seve seve vereceğim ahçılık mesleğini öğrenmekten bile Lısıl için vaz geçtim. Giden sene altın yılımızı taçlandırdık."
-" Nasıl yani ne ahçılığı ? " diye sordum...soruş o soruş..İkindi battı. Gün gitti. Akşam çöktü. Tünel ve viyadük gözden kaybolup yavaş yavaş izini silerek kaybetti..
Kafasında keçeli boz şapkası, şapkasında papağan; penguen, beyaz ayı, saksafon, mutfak tavası, amele maşrafası...her modelden maket maskara ne bulmuşsa ilmekleyip iliştirmiş sevecenliğiyle...
Avurdu tombalacık, sırtında oduncu gömlegi, bacağında kalın kumaşlı pantolon..Ayak iskarpinleri üşenmeyen özenle gıcır gıcır parlak, pos bıyıklı prusya onbaşısı gibi topak boylu bir adam...
Kızlarını anlattı..gelinlerini anlattı..Lisiıl'ı nasıl kızkardeşiyle beraber gittiği köy şenliğinde dansa kaldırdığı ve aynı gün evlilik teklifini anlattı...Hakik taşlarından ilk hediyesini...Odun kesmeye gittiğinde alp tepelerinde soğuktan donmak üzereyken ormancı tesadüfen oralarda geyik avında olmasaydı belki de şimdi çoktan hayatttan göçmüş olabileceğini...Oğullarını ve onların meslek seçimlerine hiç bulaşmaksızın kendi seçimlerini kendilerine bıraktığını..anlattı anlatı anlattı..
Ne zaman ki iş her hangi bir sebeple ekmek dahi dense, yani ucu ahçılığa dayansa..Boğazı düğümlenip büyük özlemlerle yüklü insan burukluğunun dileyip de muradına erememenin hüznüne saplanıp kalıyordu.
Ama birgün Lisıl sobanın ateşinin sönmekte olduğu sırada döşüne bağrına kilitlenen sancılardan duramamış.Atları koşup karısını kucağına aldığı gibi Erich, ( Purusya onbaşısına benzeyen adam ) Lisıl'la acil doktorların kapısına dayanmış.
Doktorlar ağır ve bulaşıcı sarılık tanısı koymuşlar. Üçgün ..bilemedin beş gün ömür biçmişler. Duruma inanası gelmemiş Erich'in. Kapmış trene yükleyip derdi, Tübingen kliniklerinin kapısına çadır kurmuş. Ordaki doktorlar bir de üste küfrederek ' bu kadıncaaza öldü ölecek diyen o adamlar doktor değil, olsa olsa baytar olur ancak. Ameliyatı zor ama, başarırsak turp gibi olur bişiyciği kalmaz zamanla karıyın ' demişler Erich'e Tübüngenciler.
Aynen de dedikleri gibi olmuş. Lisıl beş ay hastahane..kür ve Erich'in şefkatli yoğun bakımlarıyla sapasağlam olmuş bir kaç sene içinde.
" Biliyor musun ? Karımın hasta yattığı süreler sırasında ben nihayet gönül doyasıya pişirdim pişirdim sofra topladım..Macar gulaşı, islenmiş balık, yaban kazı buğlaması, geyik budu çevirme, ..nohutlu, mercimekli, salatalı, soslu ..aklına artık ne gelirse hatta öyle ilerlettim ki işi, şantiyedeki mesai arkadaşlarım bile ' Erich biz senin eksik saatını tamam ederiz. Sen otur ve bize sofrayı kur' diyecek kadar yani..aldım yürüttüm içimde kalan uhdeyi.
Ve biliyor musun karım, hep ellerimi bir çocuğu sonsuz, sınırsız ve tükenmez şükranlarla en incelerden dokunurcasına okşayıp seviyor ve hezaman bana ;
'iyi ki hayatımda varsın Erich ' diyor, derken de gözlerinin içi o ilk dans gecesindeki sanki hiç solmayacak çiçekleri gibi gencecikleşip, bana tutkunluğunun açık sözlü ifadelerini dillendiriyor bugün hala. "
....Artık iyce karanlığın ayak bastığı bir vakitte bu sözlerle Erich' ten ayrılırken, karısından ayrıldıktan sonraki gün, ağır alkolle şarampole süren bir adamın mahkeme avlusunda hakkında verilen cezai yaptırımı karşılayacak gücü olmayan omuzlarına karlar yağarken...
Ve kanserli bir diğer kadının suyun en gölgelikli kıyısında hergün biraz daha eriyip örselenen yüzüne koynundan çıkardığı aynadan dakka başı bakarken...
Ve şimdilerde bahar bağından sevgi dallarına yuva kurmaya yola koyulan o kara kuşun, sevincinden sarhoş olduğuna dörtyol kavşaklarından birisinde sayısı bellisiz araba tampon çarpmasına kurban giderken...
Lisıl kadar şanslı olmadıklarını düşünüyorum birden..ve aklım rüzgar rüzgar esiyor da esiyor. İlerdeki kalarifer komasındaki şehir, aslında benden daha çok üşüyor.

Seyfi Karaca.......Mart / 11
Seyfi Karaca3508 şiiri bulunuyor
Paylaşabilirsiniz:
2.5/5 Toplam verilen oy :
Ekleyen Kullanıcı : Seyfi Karaca