Şiir • Bilinmiyor

Şiir Kozasında İpekliler Ören Yüreklilikle

Yazar / Şair

Seyfi Karaca
person

İnsan dili;

demek; duyurmak, anlatmak ve anlamak... diyenlerden sıraya giren bir yığın iletişim

olgularını derleyip toparlayıp tek tek taneleyerek  halyoluna koyan kişiye has ve toplumuna özel

zenginliğidir.

Kişi, bu

zenginliğini yerli yerince kullanırken, serüveni sonsuz süregiden uçsuz

bucaksız hayatı, gergin yularlara demir pençeli gemi vurulmuş ve sürekli

üstünde kan revan kırbaçları şaklayan terbiyesizlikle "otur otur kalk"

ritmine dizginleri tortop edip; kalbini  emir kipli pür dikkat cinnet dakikliğine "psikotravmalık"

hale getirme  lüksüne sahip değildir..

Yok sol ayakla

ayakyoluna gideceksin, yok sağ elinle eşik kapısını açacaksın, yok karakediden

sonra yolu karşıya geçeceksin, yok suyu depeye diktikten sonra dibinde kalanı

kafadan aşağı boca edeceksin yok...at nalı; öküz boynuzu, kartal kuyruğu,  yahut şahin pençesi...noksanı varsa mavi

boncuk; gri kurşun, türlü tüllü muska maskot hamaylı sapık ve

saplanmışlıklarıyla akıllara gönüllere durgunluk vere vere...

Gününü kuru

gürültülerle başlayarak, hiç ara vermeksizin karşılıklı nizah çöplükleşmeleriyle

birbirini kusan; kusurlayan, kurşunlayan  TENKİT yahut TEZAHÜRAT baskılamalı sığlaşıp

sıfırlaşmaların, tabi ki de  elinin karı

olmayacaktır insan dilini anlatmak ve anlamaktan sebepli, arı ve durusuyla tek

tek inciye taneleşmeleri.

Eğer insan bu en

başta gelen ve onu gözbebeği niyetiyle kullanmaktan yana kollaması gerektiği

dilini, paslı pisli demirler alıp satan hurdacı bazarındaymışcasına ve hovardaca

tartılamaya kalkışmazsa, herkesle heryerde heran ANLAŞAMASA bile, anlatmak

istediğini bir şekilde iletmiş..duyması gerekenleri de anlamış olacaktır..(anlaşamayabilirsiniz

ama ya anlatmışsınızdır veya anlaşılmışsınızdır karşılıklı saygı ve kabül

babından)

Çünkü kendisi

esasıyla sonsuzluk serüveni olan hayatın, herkesle; heryerde, heran ..herşeye

kafa dengesini sağlamış; kuzu kuzu uyumlu uyaklı, hazırvucut elpençe pür divan

tek tipinde ..dörtkoldan zımba gibi paketli anlaşmış ve fit olunmuş diye  bir zorunluluğu yoktur.

Bu böyle olduğu

için..Yani yaşadığının çoksesli ve çokyönlü ve çokrenkli, ve çok canlı  ve çok insanlı....karakterli olma esasının

sahibi olduğu için bu serüven..İnsanoğlu asla ve hiçbirzaman ona has olmayacak

olan kusursuzu; ölümsüzlüğü, tekil ve tek başına herşeye hakim olmayı...yani

yeryüzünde mümkün ve haddi bulunmayan cenet mennet ne varsa onu düşler ve arzular..

Gerçekte yaşamın peşinden

gel gel çağıran da bu özlemdir aslında. (bu hal kişiyi arkasında sürüklediği o

serüvenin de en itici gücüdür.)  Fakaaaaat..

Bu yönüyle

olmasına rağmen  iş, eğer abartı ve dipsizce

takıntı  yoluna kaçılırsa, her kafadan

tırlatan bir kontak çatlantısının disipline ettiği gidişatın; ÖZEL  olma bunamışlığına ermişlik ve yükselmişlik budalalığını

kaptırır götürür kendi üstüne..O yanılgıyla; herkesi ve herşeyi çıfıtladığı

otur kalklar ve kuralcı kaidelere yosulup tıkıştırılmış kilitlemelerindenden kendisinin

dışındaki heşeyi düzene tayinli elaltı dünyası;  ve herkesi kılığı kıyafeti kendi beklentisine ters

düşenden illa biçime sokulup düzene uydurulması gereken müşterisi yahut mürüdü

olarak gördüğü,  ağır komalık traji

dramadır son varışı..

Bu dram,  insanın taaa kendini bildi bileliğinden beri,

meskenine sığındığı ve  toprağına

yerleşmeyi arzuladığı dünyasının, tüm kendince duyum ve duyarlılıklarını

kendinden esirgemeksizin, sonuna kadar onunla ilişki içinde bulunarak;  mağara duvarlarından tutun ki....cilt cilt

lere sığmaz dosyalıklara varıncaya değin onun o bıkmaz usanmaz hayran kaldığı

doğası; ürküntü duyduğu çevresi, hasretlik çektiği- kurtulmak istediği

yoksunlukları...aklına bile gelmedik kurgu ve hayalleri..(tırnağıyla toprağı kazar

gibi hani, deseler yeridir) anlatıla gelenin illa içindekini dışa vurmaktan...

Ya da ;  sesiyle, soluğuyla; tavrı, duruşu, paylaşısı,

çekingeleri, önsezisi, kayıtsız kalmayışı ..gibi insancalarından kaynaklı

eliyle; gözüyle, düşüyle, düşüncesiyle ve acı; tatlı, tuzlu,...artık nerde

nasıl gerekiyorsa DİLİYLE  gereksinimini

duyduğu hayatın orta yerine kendini iletmekten kaynaklı sosyolojik ihtiyacıdır

böylesi içindekini dışa vurum;  Kiiii...

Bu ihtiyacını

gündelik karmaşa telaşeler içinde sürüklenenler arasında, elden kayarak;  gözden kaçanları daha yakından; candan, içten,

iç içelikten... özü sözü bir olmaya gönül sermiş ve heves büyütmüş olan şiir ve

şairlik de ;  bu yukardaki bütün

meyletmelerin özellikle insan dilini, hayatın tüm nefesini soluyup nabızını

kalben  dokunan yerlerine önkoşulsuz;

sahici  ve yüreği yettiğince uğrunda

emeklerini feda edendir..

Eğer hal, bunca

gayet insani sevmek ve sevdalısı olmaktan çıkar da... üst satırlarda

bahsettiğim

soyutlayan;

puanlayan, tezahüratle gaza getiren, tenkitle yerin dibine batıran...

Hani kendini

nasıl yontulmuş törpülenmiş günübirlik kulanımlığa sonu çarkıtta bitenlerden

nasıl tımardan geçirilmiş; nasıl terbiye edilmişse; kendi de bizzatisinin

dışındakileri o mahkumluğun dört başı mağmurlanmış yaldız yıldızlılığına

devralınmış mirasıyla..Önüne kim ve ne nasıl denk düşüp, kımıltısına rast

gittiği oranına o yerleşik  traji dramdan

damla damla ilişip-bulaşıp...  bütün

farklılaşmaları kendi biatına afyonlamak isteyecektir..

Çünkü o biat

etme  merkez çekimidir, içinden çıkılmaz

girdap döngüsünün ardiyesinde duyumsuz ve duyarsız kıldığı KENDİNCE İNSAN

RAHATLIĞI KALPLİLİKLE konuşup, anlama ya da anlatamamanın az zahmetlerle çok

yığın ve yığınlaşmaları  o hiç karşılığı ve

kolayca içine mürüdünü alıp evire çevire süslü kafeslere tek sıra halli, ( otur

otur kalk kalk hizasında gözaltı yakınlığı kuşbakışı kontrolde)..tıksız,

çıtsız...ya gruplaşarak takım halinde zır gür,  veya tamamen 

uysal uyumlu birbiri benzer ve ardışanı tam kafiye tek nakaratlamaları...(

ipi elinde nere istersen el pence pürdivan..dönderip hiçliğe dolandıran-modern-aydın-arabesque

oryetal..karma korolu divanceler filan)

İnsan dili

ki,  tüm bir hayatı duyup duyumsamaktan

insanı sorumlu tutan..Hele de eğer kişi güzel söz dizen yazar; yahut yine öylesinden

gönlünü ferman eden şairse eğer; asla  burada kirtiklenecek bir çekirdek avlusu

buldum diye üstüne kapanan sürgülenmelerde küflenmeleri ve ya nizamı uyağı

bozdun diye hizaya çekilmeye getirilmeleri (Kimden yahut nerden olursa olsun) hiçbirzaman

kabullenmeyecek..Aksine varını yoğunu kafesleyen oraları ölümüne çatlatıp, yüreğinin

yettiği ve gönlünün "kendi kahyası" olduğu (Hiç kimsenin ve hiçbir

efendice koşulun) o serüveni,  dal dal

açılıp hayatı koskocaman orman denizine çevirecektir..

"İnsan dili;"

O çok renkli,

çoksesli, çok...çok ..çoook olan yaşamda, yine hiçbirzaman söylenmiş hersöz

heran herkesi içine alıp her yere tek hiza tek söze oturtmayacağından (Hani

işine yaramayan çakıl taşlarını dünyada anlamsız ve fazlalık görmelerin sakat

duvar ustalığı gibisine)..Sanki öyle bir derdi varmış gibi yazanı, diyeni,

dillendireni.. belli ve başlı demir disiplinli formatlara zivtlemek..İnsanlığın

ve hayatın şairciliği bahaneleyen şirketleşmek  adına çirkefçe ve katıksız madalyonu boynunda

gezen inkarıdır.

Şair ki , bütün

yaşamın varettiği insan dahil, doğa; diğer canlılar, olaylar ve olgular.. dünün

arta kalanları; yarının kaygısı denen herşeyi üstüne vazife edinmiş ve tüm bu

varolanlarla kendine bütünlük katmayı arzulayan, tüm çabasını da buradaki aksak

ve bozukluklara inatla ve ısrarla dikkati çeken..tepeden tırnağa yaşam

sevdalısı delinin delisidir..

Ve birebir

mesaisinde uykulu- uyanık demeden, yüreği ancak orda attığı müddetçe yaşadığına

kanaat getiren , hele de aksi takdirinde yığılıp kuş gibi kendi dizinin dibine düşen

 bıkmaksızın hizmetine yildiği  kalp işçiliğidir.

Aklını akçeli işlerin

ışıldaklı şıkırdaklı (işin özüne ve yürekten yanıp gelenine değil de) dış

görünüşüne ve şekline bakan adamın işi de ne şairciliktir ne insan dilli

anlayıp anlatan lügat..

Resmen terzi

makaslar gibi, çabuttan insan dikip dirilten o harf oraya uymamış vay bu kafiye

burada aykırı kaçmış..yok vay bu da şiirin konusu olur muymuş...gibilerden kılık

kıyafete bakarak insan tanımlayan butikçilik..Ya da aklını şehir levhalarının

ışıklı panolarının yerine yakışmış mı,  yakışmamış mısına bakarak kafayı onunla

sıyırmış takıntılı paronoyak..oparatör doktor armatör..denlisidir

Şiir yazan

"acep müşteri ne buyururlar ki ? " kalemsizliğinden yüreğini üçbuçuğa

kirişi kırdırıyorsa..Elbette ki onun algılama gücü de birbiriyle yepyeni

hayatları ve devamına pırıl pırıl kendincelerden katan insan dilli oluşumları

kabullenmekte zorluk çekecek..O depoluk hurdalarda çöreklendiği kültür adına

kötürümleşip çöpleştiği raflardan, her bir milim ayrılışlara ehvam edip telaşa

düşeceği ravmalı-dramatik yalnızlık korkularına kapılacak..

Bu yüreğini

kendine klavuz eden yolda bütün hayatı diyip yürüyenliğe çelme takıp, bildiği

kotalardan kıskaç koyacaktır...Ve tabi ki de; o hiçbir üretim farklılığı

olmayan, çoktan sıfırı tüketmiş birbirinden kapış kapış ettikleri çal çal

karınağrısı azap eksenli üçbuçukluğundan edindikleri  küskünlüğü puanlaşmalarına denk duruşlar sergileyip,

yüreklerinin yetmez, akıl güçlerinin algılayamazlarını ve ilk karşılaştıkları dilinin

ne denli insan kalmışını  anlamadıkları tüm

diğer oluşum ve olguları da, ona göre nizamı bozmayıp tezahürat-tenkit –tramplen

taklacılıklara derecelendirmelerine,  UYUMLU kılmaya kalkışacaklardır.. (Kamyon

barometresiyle nabız ölcçer gibi fıssssss)

Ne dir ki kalp

olmadan başlı başına yaşamak zordur..Şiiri de yazan ve yazdıran yine odur..

Şiir ki, kalbin

konağından fışkırır. Dış görünüşten değil.(süzüm süzüm müşteri gözleyen

elbeğendiklere amade)

Şiir yazar

hürlüğüne dellenen kalp.. Ve her şiir;  yerine; zamanına, duyum alımımına, duygu akışına,

günün getirisi keyfince...gibi halden hallere farklılıklar gösterenden, kimi

yaz yaz durmak bilmez çağlayan; kimi ortaboylu bir güzel...filan filanistan...Kimi

lirik; kimi mani, kimi pastoral, kimi hiciv, kimi cinas, kimi epik , ..kimi gazel,

kimi destan...hiçbir şiir diğeri yerine yazılandan olmayacaktır..Kalptir dedik

mi demedik mi?..E işte o diyecek; o sevecek, o gösterecek.....Şairi de yükünü

kimsenin emir komutuna, tarzına türüne, şartına şartnamesine, elektiriğine –şarteline-

çarpıntısına-çarpacağına, uyar uymaz kılıç balyozuna (Şeklen, icaben, usulen

kaidenlerine) bakmadan.. hayata taşıyacak.. O yürekliliği.

Şiir ki, eğer

yazdığı içi bizi bildik tanıdıktan ayaz avaz alsın götürsün.. dışı da dünyası

güllük gülistanlığa gönül köreltsin..şıngırdaktan uygun uyak  zil takıp oynasın beklentilerine durmadan

renkli boncuklar takar, kalbini insansız konaklara süslerse.. Şairi de bu

gırgır nakaratlı kifayete hakkaten zil takar zıngır bıngır oynarsa..(Övüldüğüyle

gaza gelir ve benzinden beter uçar,  yerildiğiyle dünyaya küserek üstünü başını

varil fıçı kapaklanırsa...)

Demek ki zehir ve

zıkkımı durmadan tekrar edilerek yaşanmaktadır ozaman orda hayat...Hani

söyleyecek başka sözü olmayan mahkumluğun, insanını yiyip bitirdiği gibi....

Bakın ben mesela

yukarda şapkasız "Gönül  kahyalığı"

filan dedim..Şeklen uymamış muymamış olsa da, aynen onu dedim. Ve siz ne

dediğimi sözünüzün eriyseniz...Anlamışsınızdır..Değil mi.?

Neyse.... bu

yazıyı günlerce yazabilirim daha.Ama gidip biraz serçeler ne alemde ? Ne alemde

düşler.. düş kadar güzellikler...? Varayım ha..? Hele bir gidip bakınayım

müsadenizle..

 

Seyfi Karaca

Yorumlar

Yorumlar yükleniyor...