Şiir • Bilinmiyor

Kitap Türküsü

Yazar / Şair

Nevzat ÇELİK
person

ve bir gün eline

ustura ağzında sınanmamış

allı-pullu mektuplar geçerse

bil ki sevgilim

ben artık elleri üzerinde yürüyen

şaklabandan başka birşey değilim

I

koyu karanlık sulara karışıp gitsin korku

püfür püfür esmesin mayıs rüzgarları

çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından

«yıllar var ki böyle öfkelere dalmışlığım yoktu»

yıllar var ki böyle öfkelere dalmışlığım yoktu

inadına yapış yapış havada bir gülün kokusu

kan kırmızı oturmuşum yüreğimin ortalık yerine

nerdeyse iz basacak gözlerim avuçlarını aç

koyu karanlık sulara karışıp gitsin korku

bana çocuklar betimle sokaklarda büsbütün gülen

kitapların yakılmadığı bir ülke adı söyle kütfen

yıllar var ki böyle öfkelere dalmışlığım yoktu

nerdeyse iz basacak gözlerim avuçlarını aç

iki eli var insanın bayrak tutmak için biri

ötekini neye sayarsanız sayın bıçak mesela

kabına sığmaz uzlaşmaz bir eşkiya bıçak

çardak altı kavun beyaz peynir ekmek ve rakı

bir gün mutlaka evet ama nasıl ey ütopya

cehennem öfkeler yuttum gün yirmidört saat

cennete çevirmek için güzelim yurdumu

çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından

kan denizi uykulara kurşunlar çalıp

düze ineceğim şu belalı başımı alıp

eşkiya oğlu eşkiyayım duvar içre evet

koyu karanlık sulara karışıp gitsin korku

II

canım

sana bu mektubu

gözlerim dolu

yüreğim paramparça yazıyorum

eline geçmeyecek biliyorum

tepeden tırnağa kedere battığım şu saat

bilmek yetmiyor fakat

zulüm kanlı bir kene gibi başımda

korkunç bir işkence sonrası

uzun sakallarımla oturduğum

dört ayaklı masamda

ne karanfil kokulu bir hemşirenin cebine benzeyen zarfım

ne zarfın gül yüzüne kösnül bir öpücük gibi konduracak pulum

ne de sigara kâğıtlarının dar boyutlarında başıboş

bir hoş

koşturacak kalemim var

yokluk özrümü kabul etmiyor

satır satır karıştı kanıma bir kere kitap

ve ben metris direnişi içinden gözlerimi ısırarak

elimi kanlı etime basarak

yazıyorum bu mektubu

dur canım

hemen kaynayıp kabarmasın yüreğin

bu yazdıklarım

yazacaklarımın ne ilki

ne sonu

sarı saçlarını omzuna vurup

okuyamayacaksan mektubumu

derim ki sana

sardunya kokulu balkonun kapısını aç

dağlara bak

dağlar bir serin

dağlar bir derin

bir rahat

iyi dinlemeli dağları

kulak basıp dinler gibi tepinen karnını bir kadının

duyuyor musun çatırdıyor

nerde bir zincir varsa kolunda insanın

belki bu ses

parıldayan otuziki diş afrika karasında

bu ses belki

dehşetli güzel bir özlemle beklediğimiz haberi

melez avuçlarından üfüren

salvador'lu kardeşlerimin sesi

belki kimbilir fakat hayır neden olmasın

bu ses bizim dağlarımızın sesidir

bizim dağlarımız kendi esintisiyle savrulan genç kızlarımıza benzer

ve bizim kızlarımız

korkunç bir sabırla tutuşan bacaklarını gizler

gün gelir güneşli günlere yaslanarak

sıyırırlar eteklerini bellerine kadar

bir anda

birdenbire bacakları arasından

onbinlerce çocuk taşar kente

düşün

bir anda

bir-den-bire

ülkemizde çocuk taşkını

neyse canım

yaralıyım

kanım azaldı

benzim bir güz yaprağı gibi sarardı

oysa sana anlatacaklarım

anlatamadıklarım kadar çok

sözü uzatmaya gerek yok

dinle iki gözüm

yüreğinle kafanla dimdik dinle

yıl 1933

10 mayıs berlin

berlin'de faşizm kol geziyor

berlin sokaklarından yüzbinlerce kitap

opera alanına akıyor

kitaplar yakılıyor

kitaplar be

kitaplar

kitaplar hiroşima'lı çocuklar

gibi yakılmazdan önce

sermayenin gamalı uşağı goebels

berlin üniversitesi önünde

kırkbin kişiye söylev verdi :

«alman düşmanlarının kitaplarını yakan ateş

yüreklerinizde vatan sevgisini tutuştursun...»

ve faşizm

dumanında boğulacağını bile bile

aç bir kurt gibi indi kitapların üstüne

1933 yılında

berlin opera alanı'nda

kitaplar yakılacaktı

inatçı yağıyordu yağmur

koyu mavi gök delirmiş

yığıyordu öfkesini bulut bulut

ve hitler ve flick ve krupp

yani açlık yani savaş yani faşizm

oysa benim

ne berlin üniversitesi kapısından girmişliğim

ne opera alanını sarsarak gezmişliğim

ne de bir hücre evinde kahrolarak

goebels'i dinlemişliğim var radyodan

gene de mümkün değil acısını duymamak

buruşup kalıyor ağzımda bak

sana söylemek istediğim en güzel söz

bir düşün

kırkbin insan

kirkbin çift el

ayak

göz

bu söylevi ağzı açık dinledi

karşı yapının beşinci katında

genç bir soprano inledi

berlin berlin olalı

böyle kanlı bir gün görmedi

o günden bugüne

senin yaşın benim yaşım

artı çocuk yaşı zaman geçti

geçmedi fakat faşizmin korkusu

çöreklenmiş toprağıma etime

kanımı emiyor sürgit

kanımda boğulacak

itoğlu it

çardak altı kavun beyaz peynir ekmek ve rakı

bir gün mutlaka.. evet ama nasıl ey ütopya

çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından

şili şuramda yanılgı ve tarifsiz bir acı

merhaba allende onurlu ölüm merhaba

su paredon CIA ve richard nixon

hayır sizin duvarınız evet su paredon (1)

kastilya hançeri merhaba merhaba ispanya

uzak asya vietnam merhaba merhaba ho amca

kara öfkem mapusum mandela merhaba

size de merhaba plaza de mayo anaları

şu güzelim dünyamızda savaş ve kıyım

şu güzelim dünyamızda sömürü ve zulüm

şu güzelim dünyamızda işkence ve bin türlü cinayet

yani emperyalizm yani yedi boğumlu akrep

yani şu güzelim dünyamızda gökyüzü kadar mavi

gökyüzü kadar sonsuz bir özgürlük açana dek

davacısıyım bütün kayıp çığlıkların

III

ince uzun kaşlarına devirip kuşkuyu «iyi ama

nedir bu satır aralarında kanayan yıldız» diye sorma

neyse yüzünde gülücük

gökte yıldız o

bilmez miyim

fakat neyleyim

kanlanıp kararınca mektubum

kalmadı başka bir yolum

ve duyunca kitapların geceyi yırtarak gelen

o tarihsel çığlığını

milyonların adına öfkemi kuşandım

koğuş duvarını ikiye ayırdım

çıktım dışarı

-hıncımı anlatabilsem sana

bir çocuk gibi kahırlanmak istiyorum

bayramlık giysisi olmayan bir çocuk gibi

anlıyor musun

geçti bizden

biliyorum çocuk olamayız artık

kar aklığını tanımadan saçımız

tenimiz buruşmadan

ite kaka yaşlandık

kahırlanmak istiyorum oysa

bir çocuk gibi-

dışarda birbiri üzerine yığılı yatıyordu kitaplar

koridor boyu uzanıp kıvrılarak akıyordu kan

tek bir acı dalgası vurmuyordu gözlerine

sanki ellerimizden sökülüp götürülmemiş

başları kesilmemiş karınları deşilmemiş de

sanki okunuyormuş gibi güneşli ellerimizde

ayaydınlık ve mutluydu yüzleri

elbet mutlu olacaklar

ışıyacaklar elbet

gün yirmidört saat metris'te

kolay mı madrit'i yaşamak yeniden

kolay mı bin küsur insanın

tutuklu elleriyle çıplak

et diş tırnak

no pasaran diye haykırması (2)

bin küsur insan

kaynayan kemik tutuşan et

ve birer çift gözden ibaret

onsekizer kişiydiler koğuşlarında

aralarında aşılmaz duvarlar vardı

aşılmaz duvarları sesleriyle aştılar

haykırdılar durmamacasına haykırdılar

külrengi raflarda göbeklerini açmış

harıl harıl direnişi yazıyordu kitaplar

silahlı ve kalabalıktılar

duvarlar onlar adına yükseliyordu

zincirler kilitler sürgüler

tank tüfek ve ölüm

ve bomba ve korku ve zulüm

ve yeryüzünde ve gökyüzünde

bütün öldürüm silahları onlarındı

bizim kenetlenmiş kollarımız

ve kavgasını vediğimiz kitaplarımız vardı

erkekler uzun sakallıydı (3)

kızların al yanaklarında uzatacak sakalları yoktu

yoktu ama

herbiri uzun soluk taşıyordu güvercin göğüsleri içinde

üfürdükçe dağ

soludukça orman

yangınlı tepeler üzerinde rüzgarlı bulutlar uçarken

dönüyordu tarihin tekerleği fırlayacak gibi milinden

onlar etekleri ve saçları içinde tutsaklığı reddettiler

ve cephe gerisinden önümüze

feodal kafalarımızı kırarak geçtiler

metris'in bir ucunda kızlar

bir uzunda biz mapus

aramızda c blok var

c blok'un arka yüzünde

arka yüzünün bir gözünde

i n s a n s ı l a r yaşar

günde beş vakit secdeye varırlar

yoldaşlarının kanında abdest alıp

ve itirafnamelerini hatmederler

korkunun rahlesine diz kırıp

biz görüşe giderken kızlar

kollarıyla pencereden

yüklü birer dal gibi sarkar

el ederler el ederiz

birini sana benzetirim

severim çünkü hepsini

seni sevdiğim kadar

IV

bir yerlerde bir şarkı söyleniyordur

gitar telinde aşk tınısı

gümüş bir ay oturmuş gitar teline

cırcır böcekleri ve yaldızlı kumlar

kumda esrik kumda yalın ayak

dil diş dudak öpüşüyorlarken tam da

dünyadan ve yurdumdan uzak

yurduma ve dünyaya yakın

kan tadı gibi bir şey ağzımda

omuzların üstünde üç maymun

neden

maymun göz maymun dil maymun kulak

bunca önemli mi kirli havayı soluyor olmak

ne demekse yemek içmek çiftleşmek uyumak

korka korka kapkara umutsuz

ne demekse

sanıldığı kadar uzun değil tüfeklerin namlusu

kurşunların menziline düşmeyen

gece dürbünlerinin kâr etmediği

ölümlerin ve işkencenin kâr etmediği

bir yeri var alnımın

hiçbir nalçalı çizme çiğneyemez umudumu

sanıldığı kadar kolay bir iş değil bu

çekin şiirlerden arabesk gözyaşlarınızı

küçük burjuva kaçkınlarınızı alıp gidin romanlardan

nerde benim sanatım hani o başkaldıran

liselim üniversitelim öğretmenim nerde

nerde benim grevim grev gözcüm nerde

bu işyerinde grev var ne güzel yakışırdı

işyeri duvarlarına dayanışma pankartları

neden cesedimin yüzü kaçırılıyor annemden

annemin çığlığını kimseler duymuyor neden

dörtbir yanım galile galileo

nerdesin ey cordano bruno

el uzatımı kedi köpek ölüsü

bir de insan

çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından

delirmek gibi birşey susun lütfen

kaç lekesiz duvara yapıştı diktatör fotoğraf

bilen var mı kaç göz kaç duvarda kurudu

portreci ressam defol natürmort sen de

sen de daktilo tuşlarında şak-şak'çı aydın

demiri döven ateşi eleyen el

nerdesin ey

iki eli var insanın bayrak tutmak için biri

ötekini neye sayarsanız sayın bıçak mesela

kabına sığmaz uzlaşmaz bir eşkiya bıçak

kolların ucuna beyaz bir bayrak gibi çekilse de

yatırsa da kendi gövdesini musalla taşına

secdeye kapanıp kalksa da kendi ruhu için duaya

yasak bir bildiri gibi taşınacak ceplerde elbet

o en mükemmel ürün

ve o en mükemmel alet

ırmaktırlar belki sağnak yağmurları bekleyen

denizdirler belki ufkunda kasırgalar gizleyen

dağdırlar belki

kalkıp yürüyecek devdirler belki

belki bu yüzden topal karıncanın yürümesi duyuluyordu dışarda

içerde

kızılca kıyamet kopuyordu

kendi ellerimizle kitaplarımızı vermezdik

buyurun alın

yırtın

yakın

diyemezdik

V

gün olmuş memedin yaşı yirmiyi bulmuş

ağrı'dan kars'tan bitlis'ten van'dan

ak-lı kara-lı denizden doğu'dan batı'dan

gelmiş gelmiş de metris'e gardiyan durmuş

ayışığı ve dumanlı düşleri

arasından çekilip alındığı gündü

elektrikli elektriksiz copu gördü

bir ağaç köküne benzeyen elleri

neyin kavgasıdır bu pek aklı almadı

delikanlılık da olsa serde

kanlı-bıçaklı sevdalara da düşse

savunmasız birine eli hiç kalkmadı

kızarsa

dertlenirse

severse bir de

toy bıyıklarını çiğner

bir de ateşini karartmadan

ucuz tütün içerdi

herşey erkekçe olsun isterdi

isterdi fakat

metris'te emir

demir'i daha bir keser

metris'te askerlik ölümden beter

günde iki tayın ekmeğe

bir kap nohuta bulgura

vatan millet sakarya

gardiyan memet

silahı matarası

kaputu postalı

gönlünde kırık sevdası

«çanakkale içinde aynalı çarşı

ana ben gidiyom düşmana karşı»

memede benzemiyor sevgilim

memedin yüzü yurduma dönük

yayla bakışları dumanlı ve sönük

memet köyde

memet kentte

işyerinde hapisanede

her yerde

el uzatımı

içimizden biri

dostumuz

kardeşimiz

sokak aralarında memet

ışıklı bulvarda memet

kavşaklarda memet

memet

toprağın yüreği nerde göğsünü parçalayacak

gibi atıyorsa

atacaksa

orada nöbete yatar

memedin elinde amerikan yapısı tüfek

dağlarımızda ne arar

memet

memeeet

süngünde ne var

memet

süngünde ne

çocuktur elinde sanki tahtadan tüfek

takılı ucuna çakıyla yontulmuş erik dakı

kentlerde tutmayla biter mi onsekiz aylık nöbet

evlerin sokakların ötesi kırlar tepeler

ayak izleri kan damlası sargı parçası

kar lapa cızırdayarak söner bir izmarit

ete bastırmış gibi

ağacın kovuğu kurdun yatağı didik didik

uykular tetik kaçılır kovalanır cana daralır

kopup gelmiş sanki çocukluktan saklambaç

o çukur senin bu ağaç benim patikaya dikkat

zehir gibi kusar karaşafaklarına kar

senin de kurşunlara göre bir yüzün var

dağ büyük ağaç sık orman bir uğultulu kucak

düşte tarhana çorbası düşte sımsıcak yatak

ey güzel gün ey büyük sabır ey korkunç hasret

durdurabilir mi kar fırtınasını sıcacık bir düş

kıyasıya üşümüş buzdan bir yontu gibi baksana

tavşan kanı ılıcık akıp gitmiş uykusundan

çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından

vurulmuş da gencecik yana yatmış gibi bir dağ

elin tetiğe bulaştığı yere kırağı düşmüş

kim duyar gürültüsünü ey güzel gün ey büyük hasret

kavgadır biter biter bir yerde elbet

çocuktur elinde sanki tahtadan tüfek

takılı ucuna çakıyla yontulmuş erik dalı

yatırmış gövdesini tam onsekiz ay rehin

öder borcunu gün sayarak parmak hesabı

alırlar sonra pusatını elinden cıscıbıl kalır

tezkeresi ve belleğinde bir ömürlük masal

bir çalım uzatır bıyığını saçını sakalını

kahvâne meclisinde adamdan sayılır

"ve bir gün eline"

erik dalı sanır kan çoğalır

kan geceye taşar

yıkılır birer birer

etten

ve kemikten yükselen barikatlar

sayfalar savrulur sayfalar uçuşur

sayfalar kana bulaşır

sesler gelir bilmem kaç mapus yılı öteden

vıcır vıcır bir kırlangıç şafağı içinden

duvar uzar

duvar yükselir

kahrolası duvar

bu gelen sesler sorgulama sesidir

bu gelen sesler insan olan insanı delirtir

ince belli yağız bir attır öfke

toynakları altında gök mavi bir ova yayılır

sarınır terine yemyeşil bir rüzgâr yelesini ayırır

dolu dizgin sürersin kendini sorgu odasına

sorgu odalarından

sarı saçlarını savurarak

sen de geçtin bir zaman

korkma

ve anımsa

ağzında haykıracak çığlığı olanın

bir serçe gibi koparılamaz başı

VI

kapının karşısında büyücek bir masa duruyor

masanın üzerinde biri diğerine yabancı iki el

bir kıyım silahına yapışmış gibi terli ve soğuk

iki maroken koltuk

boş bir araba lastiği

ve falaka

ve önünde kör duvarın

patlamış kara kumral tabanları

tırnakları dökük ayakların

tavanda bir uzun askı demiri

askı demirinden kayışlar sarkıyor

inip kalkıyor

kalkıp iniyor

kayışlarda kadın ve erkek kolları

irili ufaklı kum torbaları

çocuk yenleri gibi ıslak gözbağları

ve manyetoya bağlı kırmızı uçlu teller

sopalı sopasız işkenceciler

ve diğerleri

gece saat iki

birinci işkenceci gençten yakışıklı

saçlarını ikiye ayırmış ortadan

bacaklarında paçası dar plili bir pantolon

henüz toy eklemlerini birbirinden ayırmakta

parçalamadan bağırsaklarını bir insanı kazığa oturtmakta

ve kaldırıp penceren atmakta

takılıp kalmasa aklına yatakta savruluşu sevgilisinin

korkunç bir merakla bekleyecek sonunu işkencenin

ikincisi aksayan bacağıyla allahına yan bakar

bir bit gibi kırsam

kadınsı omuzları üzerinde yükselen armut kafasını

kilosu kadar insan

ve kitap

kanı akar

üçüncünün en büyük merakı

akıma tutulan cinsel organların

yaralı bir güvercin gibi çırpınması

sabaha kadar bulamazsa eğer bir insan

ya kendinde deneyecek kırmızı uçlu teli

ya bir tutuklu kaldıracak uykudan

bir yanından bakılsa

öbür yanı görünür dördüncünün

ama her kitabı kırk düğümlü ipte

kırk kez sallandırmaktan yana

fikrimce çok iyi biliyor

kime doğru uçmakta

«yayından fırlayan ok»

beşincinin yanıbaşında sürükleyecek bir gölgesi bile yok

nasıl büyükse cüceler ülkesinde gulliver

öyle büyüktü odanın ortasında çakılı duran

gözleri bağlı üç kitap

biri bilim

biri felsefe

biri sanat

içlerinden biri bir yaprağını devirse üzerine cücelerin

bir daha dönmemek üzere gömülürlerdi dibine tarihin

besbelli bekliyorlardı büyük bir sabırla çalmasını o saatin

insan emeğine kan

insan emeğine sömürü

bir sülük gibi yapışınca

başladı kitap kıyımı

isa'yı babasız

isa'yı allem kallem

doğurmanın sırrını bulmazdan önce meryem

yani isa

babasını inkâr

gelmezden çok önce

kötü yola sürüklediği gerekçesiyle gençleri

öldürüldü aristofanes

havaning adlı cüce

başlatmak için uygarlığı kendisiyle

ne varsa silip süpürdü çin'den

ne kaldı geriye fırat kıyılarında

havari'nin yaktırdığı kitaplardan

biraz kül biraz duman..

yüreğimde cehennem yangını

homeros konfiçyüs

augustus şair dedem ovidius

boccacio dante montaigne

remarque böll einstein

marx engels lenin

gökçe nazım hasan hüseyin

ve daha binlerce güzelliğim

yakıldı

yırtıldı

yasaklandı

ve kapatıldı ardına demir kapının

silahlar yasaklanmadı hiç

öldürmek öldürülmek yasaklanmadı

sorgu odaları cezaevleri darağaçları

yasaklanmadı sömürgeleştirmek

zincirle doğmak zincirle büyümek

bir gün olsun gülemedim demek yasaklanmadı

yasaklanmadı legal yarı-legal illegal açlık

tekelcinin dünyası savaş yasaklanmadı

yasaklandı fakat kitaplar

insan emeğine kan

insan emeğine sömürü

bir sülük gibi yapışınca

başladı kitap kıyımı

en önce ucuz bir roman kapağı içinde

ne yapmalı duruyordu

iliç belki bu duruma

geniş alnını kaşıyarak gülüyordu

günsel sen güzelim kadın (4)

nasıl da hırslısın çakmak çakmak

iki elinle bastırsan patlayacak

binbir umutla büyüyen karnın

sen bile dayanamadın

ellerimizden sökülüp koparılmana

oblomov hımbıl adam (5)

hırkanı atıp kalktın ayağa

bir yıldız gibi kayardın gavroche (6)

geceleri paris sokaklarında

paris'in sokakları senden sorulurdu

paris'in sokaklarında barikatlar kurulurdu

anımsa paris'te halk ayağa kalkmıştı

fakat ellerinde bir tüfekleri kalmıştı

avına kanatlanan bir şahin gibi sen

tepeden tırnağa isyan tepeden tırnağa yürek

atıldın düşmandan koparmak için birkaç tüfek

vurulup düştün sokakları düştü paris'in

küfret gene küfret gavroche küçüğüm

argo dilini sevsinler senin

bin erkek altından

kızoğlankız kalkan

oynak kalçalı tereza (7)

şafak ucunda gecenin

hedefini şaşmaz tükrüğünü

bir mermi gibi yapıştır

ablak yüzüne işkencecinin

akhilleus peleus'un oğlu

savunuyor diye troya'yı

dur öldürme hektor'u

hektor bir yiğit adam

sen de inat etme Paris

kimi seviyorsa helena

sunsun ona şarabı elinden

hermes haber ulaştır zeus'a

poseidon apollon athene ares

ey tanrılar durdurun savaşı

akhalılar troyalılar gelin

tunç kargınızla kalkanınızla

bükülmez bileklerinizle gelin

gelin hep birlikte gömelim işkenceyi

ülkesinde hodes'in

julius fuçik

ibrahim

çilemiz bitmemiş

bitmemiş

kardeşim

VII

sevgilim çilemiz bitmemiş delirecek şu duvar

küçük küçük adımlıyordun yasak bir afiş gecesini

konuşmasını öğreniyordu insandan önce duvar

vurup duruyordu caddeye serseri bir ayaz

çılgın gibi bütün ağaçlar nisan sonu muydu?

aklımı-fikrimi çelmiştin bir gelincik açmıştı içimde

toyluk işte bayram yerine gider gibi gelmiştin

anımsa kırmızı boyun atkımı dolamıştım boynuna

kınından fırlamış bir bıçak gibi aykırı güzeldin

bir gelincik açmıştı içimde aklımı-fikrimi çelmiştin

bir gelincik kanatılmıştı sonra kan kırmızı

ayaklarım bir durak erkene almıştı geleceğin yolu

ne bilsin

pusu son buluşmamıza ihanetle kurulmuştu

ayrılık bozkır gecelerine kalkan tren gibi bir çığlık

göğsüne göğsümün şeklini basıyordum

öpüşüyorduk

pusu patlıyordu üstümüze ihanetle kurulan

sen karanlığa koşuyordun

ay buluta

kasıklarımda kan kuruyordu ay buluta koşuyordu

çıkmadı aklımdan saçlarını rüzgâra yatırışın

kapanıp kalmışım beşiktaş'ta bir balıkçı tezgâhına

ellerimin altında ıslak bir kedi miyavlaması

bir tekme buldu ağzımı dişlerimi tükürdüm

ihaneti alıp koydular karşıma seni sordular

ihaneti ülkemi seni ve ölümü düşündüm

yağmurun tıpırtısı gibi kesildi ayak seslerin

ay buluta girdi dedim içimden ay buluta girdi

kaç yaşındaydım yirmi hayır yüz belki bin

rüzgâr gibi öfkeydim asıldım askı demirine

pencereden sarkıttılar inkâr deldim adımı

şakağımda tabanca alıp götürdüler bir ıssıza

ay buluta girdi dedim içimden inkâr geldim adını

münferit filanmış işkence ne büyük yalan

obur köpekler gibi bacaklarımın arasında ceryan

«bana bir aşk masalından şarkılar söyle»

insan ne garip şeyler düşünüyor işkencede

bir kitabın denizlerine inerdik olur olmaz

iskandil düşürerek varırdık hedefe kürek kürek

zorlu birer kartaldık kanat veren gök fırtınalara

biliyorum o tren bir daha uğramaz o gara

bir sır gibi saklanacak son buluşması dudaklarımızın

çığlığıma çığlıklar bulaşıyor yan odadan

çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından

bir el gelip yapışıyor göğüslerine kızın

sunmak için cehennem ağzına elektrik telinin

ayak parmakları el parmakları yani aşk tarağı

sorgucu sorar sorular sorar gün uzar gece uzar

çocuk çığlıkları gelir bir sokak öteden

anne olamayacağı düşer kızın aklına

aşk yuvası yıldırım düşmüş bir kovuk

bir gün mutlaka evet ama nasıl ey ütopya

oyuncak tren yürütür bir evde bir dolu çocuk

gözler trende gözler ray dönemeçlerinde vuut vuut

hayır bu vapurdu tren uzun geceler gibi bir çığlık

biliyorum o tren uğramaz bir daha o gara

bu kollar bir daha dolanamaz boynuna biliyorum

radyatör demirine bağlı bileğimdeki kelepçenin bir halkası

bir halkası güzel günlere

yok bunun ortası

içimde harman sarıları vızır vızır oğul arıları

içimde bataklık kuşları leş kargaları

içimde tank paletleriyle ilerliyor ihanet

en amansız stalingrad savunması beynimde

bir ucu öldürülmek işkencenin belki kalır belki kalmaz adın

öteki ucu ihanet adın yapışıp kalır belleğine halkın

ayaklarımın dibinde çırpınıyor ağzımdan boşalan kan

çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından

en savunmasız en masum anılarımı yokluyor

belleğime bir sıçan gibi sokulan el

inadına geliyor aklıma unutmak istediklerim

ihanetin menziline girmeyen bir yeri var fakat direncimin

bir kilim gibi katlayıp yaktım geçtiğim bütün yolları

kimliğim ve allahım yoktu sanki hiç yaşamamıştım

kimliğim ve allahım yoktu sanki hiç yaşamamıştım

ekmek yasak su yasak düşlerimde serin bir ırmak

kalkar yanıbaşımdan bir kere kalkmaya görsün halk

güneşli günleri alıp eline göz gez arpacık

bir kere kalkmayagörsün... susuyorsa darılma

uyanmamak üzere dalıp gitmek bir uykuya

uyuma ulan uyuma ulan 'lan 'lan

anneni var ya anneni... hani baban...

annem benim

seni de soruyorlar kardeşim seni de sevgilim

sözcüklerle soyuyorlar sizi tarifsiz iğrenç

kurşun döküyorlar beynimin ortalık yerine

çardak altı kavun beyaz peynir ekmek ve rakı

bir gün mutlaka... sesli konuş ey ütopya

vakitsiz ötüyordur şimdi kumrular

kırlangıçlar vıcır vıcır kırlangıçlar saçak altı

hercai menekşeler gecede kaç renk gözlerimde kaç

delirecek şu duvarlar mümkünü yok

VIII

güneşten topraktan senden ve kitaptan uzak

hangi sözcüğü kaldırsam altında bir kundak

sinsi bir bıçak kolluyor en masum düşlerimi

oturmak istiyor yanağımın çukuruna örümcek

belki bu yüzden yangın gibi birşey ağzımda

herşey benim dışımda herşey benden uzak

ey ütopik hamak ne kadar sıcaksın ve ne kadar rahat

peki ya neden güzel günler derken ben

birdenbire tüfekleşiyor elimde kalem

kıyıları koyları yumuşak başlı dağları

sevmiyor muyum eskisinden çok

her dalından yaşam ağacının

koparmayı istemiyor muyum güzel bir an

bir sana bir bana kardeş kardeş dünyamızı

düşlemiyor muyum ranzama sırtüstü uzanıp

düşlüyorum istiyorum seviyorum fakat

düşlemekle istemekle değişmiyor bu hayat

değişmiyor canım

türkçemizin en güzel en sert ve en yumuşak

sözcüğü direnmek'i

öğrenmeden büyük karflerle

yaşayarak

şimdi sen uykunun en derininde

kavganın en serininde olabilirsin

bir kurşunun önünde kurşundan hızlı kaçabilirsin

aldı alacaktır canını yaktı yakacaktır saçını

ve belki herkes kapatmıştır sana kapısını

ve belki senin hiçbir kapıyı çalamıyor elin

fakat şundan emin ol ki sevgilim

ayaydınlık bir kitap gibi

sayfalarını savura aça

metris içinden istanbul'a sarkan çığlığımıza bakıyor

güzelim bir dünya

Mayıs 1983 - Nisan 1986

NOTLAR :

1— su paredon : sizin duvarınız... ABD emperyelizmi 40'lar Komitesi ve

CIA eliyle Şili'de karşı devrimi örgütlerken, Allende iktidarının Şili

halkını kurşuna dizeceğini propoganda ediyor, karşı-devrimciler de

duvarlara «su paredon» yazıyorlardı.

2— no pasaran : geçemeyecekler... Madrit direnişi sırasında direnişin

simgesi olan söz.

3— 1983'ün Mart, Nisan, Mayıs aylarında, Metris cezaevinde,

«sakal direnişi» adıyla anılan, sakal-bıyık kesmeme eylemi vardı.

4— günsel : Vedat Türkali'nin «Bir Gün Tek Başına» adlı romanındaki

baş kadın tipi.

5— oblomov : Gonçarov'un «Oblomov» adlı romanındaki baş kişisi.

6— gavroche : V. Hugo'nun «Sefiller» adlı romanındaki genç çocuk.

7— tereza : J. Amado'nun «Tereza Batista» adlı romanındaki baş kadın kişi.

Yorumlar

Yorumlar yükleniyor...