Şiir • Bilinmiyor

Burası Kuzey ( ve Hayat Ortası Bir Yer )

Yazar / Şair

Seyfi Karaca
person

Hayat denen bir

gövdeyi sulayıp yemleyen bütün taşıyıcılar, aldığı hasarlar ve uğradığı

engellerden dolayı eli iş tutamaz; uç açtığı yolunda sürüklendikleri damar

olmaktan çıkarsa, için için iltihab biriktirir baştan aya bünye; hasarsa kabus

yüklü cinnete dönüşür.

Yakacak bir yer

bulamayınca, halka halka hükmünü kuşatan  duvarlaştığının duyumsuz kule ve sağlamsız

kalelerini yakmakla dört bir tarafını verandaya çeviren bu "cerahat

akıtma" olgusu, kişinin zaten kendini kendine yük olarak gördüğü ve

yaşamayı aynı öngördüden basitleyen -icabına bakarız.. hallederiz- kaç göç

kovalamacaları arasında tuttuğu herhangisinden  "iş" olarak algıladıkları arasında

küçük bir kırıntısı olarak, ilgisini yaşantısından  resmen İŞTEN 

el çektirir, insanlığına da istifayı anında basıverir.

 Kendini canından bezdiren böyle halli bütün

sallamalar, umduğunu; beklediğini, dilediğini, özlediğini, arzettiğini, kanı

kaynayıp hevesi dal-budaklandığını....artık hayal bile edemeyecek; gücü yetmez;

eli ulaşamamazlığın nefes nefese tıkalı kalanlarıyla, hayatın dışında bir

yerlere biran evvel kaldırılıp atılmak yollu, soluk darazımalarından bitip

tükenmişliğin kırbaçlayan kudurmuş kamçısıdır.

Ressama bakmayın

siz..O istediği ağacı itemediğiniz yere koyar.Siz süs püs istersiniz o

karakalem çalışır.Siz kavakları yeşil istersiniz o inadına çıplatır.Siz

melankolik mimazo istersiniz o bir kova kırmızıyı acımaksızın ve "ressamlık

işi omza ağır düşüp" üstüne gına getirmişcesine duvara çarpar..Altına

döşer imzayı..Al sana nanik..

Eğer insan kendi

kalbinde doğmasını arzuladığı insanı, her gün mü hergün; el bebek gül bebek

kimsenin kundaklamasına uyutmasına el sürdürmeksizin kendi bakımını yapacak

yeti ve iradeyi geliştirememişse, işinin yarısını hovardalıklarına vermiş

ressamın karaladığı dünyasızlıkların eline kalacağı kesindir. Belki hayaline

hayrancısı varayım da cızbızı kurayım deyip söylenirken, ressam, oradaki

bahçelik bağlıkları oralardan çoktan sökmüş..Yerine yelken batıran karmakarışık

bir akdeniz, gemilere yüklenen Marsilyalıklar çizmiştir..

İnsan yaşadığını

ve yaşamayı arzuladıklarını bütün renk ve desenleriyle resolunmuş yüreğine,

kendi varıp oturmadıkca, bütün otobüsler biriki birikiden, içinde biriken

şiddeti kabarmış öfkelerini neresi denk gelirine bakmaksızın boşaltacak

seferler sayan fuzulücü gibidirler adeta..

Mavinler yazıklara

garip oğlu garip amigo; pastacılar tek tadımlık şeker zehirlenmesi glikoz

deposu; mısırcılar patır patır ızgara tüp.. Şişciler; çorbacılar, efendi

menücüler, avangart monşerler.. börek; çörek doldur boşal  çal-para yavrum çal-para cabasına..

Kekeç seyitten

beter olur gider durum..Yaşar mı, rahmetli mi oldu ?  şimdisini bilmediğim, dersini kaynattığından

dolayı yakasından sürükleye sürükleye kara tahtaya sorutturmuştu ya kekeci

ticaret dersini yedekten veren, Kadı burhanettindeki öğretmen...

Doğru ya nerden

bileceksiniz..? Seyit..? Bütün kekeçler gibi türkü söylediğinde daha iyi

anlardık ne konuştuğunu. Seyit..? Hani şu mazeretliyse otuz güne kadar okuldan

uzak kalma hakkını günü gününe ödeşen..Ve her sorana "Dedeminen tarla

ektik..Dedeminen Yonca biçtik..Dedeminen harman savurduk..Dedeminen sap çektik,

saman yostuk..Dedeminen....." gibileri gaydırı guppahlayan; ve birgün

dedesinin okula baskın verip de " Bu hergelenin hiç mi okulu olmaz, sizin

okuldan başka yer mi bulamadı  salgın

hastalık; azgın sel..Ula müdür oğlum, hep sizin okulda mı çıkar bu körolası yangın.??"

Anladınız değil

mi ..Böyleyken böyleden güzel insan sevgili 

kekeç seyit.

Adamcaaz; Ticaret

dersini yedekten veren o hoca nasıl yenildiyse öfkesine. Aslında durgun

denizler kadar da sessiz ve sakin bir insan olarak bildik biz onu. Zaten bir o

oldu. Ondan başka da yine bildiğimiz sessiz sakinliğinde kaldı.

Neydiyse zahar o

günkü derdi, taşıyamadı seyidi düşer kalkar halini.  İnsansın ya.. işte zayıfsın..

Aldı bizim kekeci,

ışığı karanlık  pencereye uzak yanıydı

sınıfın. Altıncı mıydı neydi öğlen sonrası yağmura yakın ders saati..? Bir

toz..Bir duman...Hoca burnundan soluyor, seyit elinin altında kemikleri

kütüüüür kütür ediyor; zaten cüsse ufak hoca iri..Seyit hocanın kocaman

ellerinde bir tahtaya, bir duvara, bir önde oturan kızların masasına, bir

hocanın kendi oturduğu masaya..Süprülüp savruldukca..

 Renkten renge geçiyordu mübarek. Yüzünün

avurtlanmadık kirişi; kulaklarının üfelenmedik kenarı, burnunu yamultulmadık  tarafı ..Döş; dalak, karın boşluğu, duluk..  kureşe, kafakol ve dirsek..

İş bittiğinde

kekecin ütülü yeşil çaket, ispanyol paça aynı renk don..Gömlek-gravat...haldırı

hoplar havası birbirinden bi alaka..Hoca...seyitten de beter tık nefes? Açmadık

kapı pencere bırakmadı, ha bire sınıf yoklama defteriyle kendini yelpazeleyip,

bir koridora yallah,  bir sınıf hucum....Arada

bir yerde bittirdi çıt kesildiğimiz dersi ..

Zil çalar çalmaz

kekeç ne desin...?

"Nnnnn

aa  ssssıl  amma..Nnnaaa sılldı hareket..? Naaasıll

pırttım hocanın elinden..Nnn

"Hayat denen bir"

Nnnn...Ne biçim

tttteer teerlettim tttttit ttttiiitttrettim  ssooluğunu kestim adamın..???!!"

Biz halbu ki,

eğer Seyit bundan sağ çıkmadıysa..Kesin komalıktır sanmıştık..

İçinde kendi

ışıyacağı güne hevesliliği olmalı insanın.Günün havası ne olursa olsun

(Havasına girip girmediğine bakmaksızın) kendi gönlünü çaldıracağı sazları

olmalı..İster çarşılar 'süpürgesi yoncadan, gayet neresi inceden' desin yahut

demesin..Bir tutam hayat sevincine aklını yitirmeli, ölecekse sebebi aşka

olmalı...Çünkü orası yaşamı birbiri ardına açılan  eşiği ve binası olmayan gönül kapılarının

kimden ne aldıysa mislisince çoğaltan dipdiri devamlılığın ta kendisidir.

Kurulu köşkler,

yerinden kımıldamaz semtler, birbirini kafa sallayışlı selamlaşmalar.

Bu kadar dangır

dungura çok da gerek yoktur sevgili bir müziğin koynuna girip, ciğerden ve

candan.. dahilden gazellerine mest olmaların.. Mintan yakasının nayloncukları da

yeter niyeti o niyetten olana . O bile yoksa evde tas, tava tencere..O da mı

yok?..Dilin de mi yok..? Ya ıslığın..? O da yoksa kendini çalabilenin gönlüne

konuk olursun..Saf; arı duru tane tane anlattığın kadar hatta sessizliği bile

dinleyebilmeleri keşfedeceğin. Bunların hiç birinde yoksan, yukarda

yazdıklarımın yüklemi zayi, zamiri bellisiz..yazıktır..eyvahtırlarıyla

çarkı-gark.. tanığı ve yakınen tanıdığı gibilerdensin.

Hiç anlamadığım

halde o günlerde kentin ikinci büyük hal'i durumundaki kale içinde, meydan

kapısına yakın surların altındaki hasır yastıkçısında, ellerimi kanatıncaya

kadar miz çekip, sırımlara asılıyorduysam da...Yastıkçı gelir..Şöyle bir serçe

parmağını "Bu sefer tamamdır" sandığım teslimata dokunur..Öğütlemiş

gibi yamışır gevşerdi her defasında "Olmamış'a" sallanan, ne kadar

yaparsam tane başı yoğa yevmiyelendiğim iş. Akşam olduğunda ya elli kuruş..Çok

çok olsa bir liraya bereket versin..Günboyu aynı yorgunluğa tel tiftik olmuş sevgili

Hamdi'nin yüreği benim boşa kürek çektiğime dayanamaz, kendi kazancını bana

bölerdi.

Birşeyleri olmalı

insanın..Yarın, hala dünden kalma hiçbirşeyle hakkını ödeşemeyeceği ve hiçbir

pahasızlığa kıyaslayamayacağı..Kendi değer ve ederinde yaka yerinde tahtını

şuncacıktan kuran..Göğsünün hep ondan yana coşup kabardığı ve hiç kimselerin

kolay kolay girip talan edemeyeceği..Çok inanıp çokca güvendiği yalansız; ve

samimi ve dostca birşeyleri..

Ondört onbeş

gibiler filan olsam gerek.Evin tek selvisi bir tek ağacı olan arka avlusunun

maviye boyalı kapısını büyük bir lutufla açar; terzi Ademağanın dükkanını,

muhtarın yamacındaki beşkızların çifte kapılı evini, sınıhçıyı, köşedeki mahle

çeşmesini, yolüstü seyyar çerçileri, leğende çamaşır yıkayanları.. dönü dönmez,

onların sokağına; tavukçu mahlesine doğru salınıp giden parke taşlarının

güvenilir serinliğine elimden geldiğince onun nazlı yürüyüşüne ayak uydurmaya

çalışarak..

Dul bir Ermeni

genç kadınıydı..Hiç evlenmemiş..Hiç de evlenmeye niyeti de yoktu..Karşımızda oturan

ve bütün çocukluk ve erkence- gençliği birarada, aynı sokakta olmaktan

çok...Neredeyse aynı çatı altı insan beraberliklerinde geçirdiğimiz Sita' (Sita..o

kara gözlü, çoğu sevgiye baygın hayallerin insanlığına çirkin el dokunulmamış prensesi,

gözü kara kız..İnşallah güzel günlerin huzur sahibisindir) gillere nezaman

gelse, bize de uğramadan gitmeyen bu güzel mi güzel kadın.."Ben ahrete

sözlüyüm der..Ama isterse bu deli oğlanla evlenirim" diye de bana

takılmadan edemezdi..Ne zaman ki gelmiştir, her eve dönüşünde de bu yolunu

şimdi sizin de bildiğiniz köşe bucaklarında birzamanlar kendinin oturduğu bir

kent saklısını, siyah bileklik taktığım koluma girer, sakar ve utangaç

yürüyüşümün ayak yalpalarında refakatçisi olmamı isterdi.

Sanırım beni çok

ama çok severdi ki..Caferbey hamamına yakın kilisenin hemen yanındaki

sokaklardan birine kilit dödüğünde, yanaklarım öpülmekten renten renge alları

morlara çalardı..

Ressamsız

renkleri olmalı dedik ya insanın..

O

birşeyden..Ömrüne ince demlerine dalgın göl kıyısı hazan bir ihtiyara elimdeki

kendime niyetli elmayı verişim..Teleferikli yüksek çamlıca bir dağın boncuk

satan hatıralıklarından büyük sevinçler paylaşarak, engelli küçük bir

kıza..İçine sığılmayacak güzel insan hayallerinin kucaklar almazında; ama

burada..Birebir kendi hayatının başında..kücük kırıntılardan hatır bölüşüm..

Daha yazacaktım

ama..Dışarda ğüneş ..Biraz da rüzgar..Esmek bundan yana olunca bakın bakın.! Su

herşeyden önce talibi olmuş.Heryanı yangın ve etkili. Ne bilet yanar mı ? diye

bir derdi var; Ne de kaybettiğine kızıp niye beni böylettin

kahredişleri.Sonuçta yağmur olup yeniden kendine dönmeyecek mi..? ..İnşalah bir

sonraki merhabaya diyelim..Ve yarına daha şimdiden merhaba.!.

 

Seyfi

Karaca..........Mayıs / 10

Yorumlar

Yorumlar yükleniyor...